Ralli Günlükleri – Samsun ve Trabzon Etapları

by Tsh 11. May 2012 09:47

7 Mayıs Pazartesi günü, Dostluk ve Barış Rallisi’nin Karadeniz etabına Samsun’dan “start” verildi.

Samsun etabına başlanmadan TÜVTURK ve Trafikte Sorumluluk Hareketi ekipleri basının karşısına çıktı.

Ekiplerimiz güzel bir yolculuk sonrası Trabzon’a ulaştılar.

Tüm ekipler yavaş yavaş alanı dolduruyor.

Mangal keyfine soğuk hava ve zorlu ralli koşulları bile engel olamamışa benziyor.

İşte başka rallilerde görülemeyecek bir ayrıntı daha.

Auto Motor Sport Türkiye Genel Yayın Yönetmeni Halit Bolkan, A Haber için Dostluk ve Barış Rallisi organizasyon başkan yardımcısı Nadir Serin ile röportaj yaparken görülüyor.

Dostluk ve Barış Rallisi, TÜVTURK ve Trafikte Sorumluluk Hareketi işbirliği ile yoluna devam ediyor.

Tags:

Ralli Günlükleri – Çorum Etabı

by Tsh 7. May 2012 13:28

4 Mayıs Cuma günü İstanbul’dan başlayan Türkiye etabı 5-6 Mayıs tarihlerinde Çorum – Boğazkale’de devam ediyor.

Ralliye yarışmacı olarak da katılan ekibimiz Çorum – Boğazkale etabının harita çalışmasını yapıyor.

Yarışmacılar son hazırlıkları yapıyorlar. Az sonra “start” verilecek.

Ve “start” verildi.

Çorum etabı gerçekten zorlu geçiyor. Yağmurun yağması yarışmacıların işini daha da güçleştirmişe benziyor.

Çorum’a varan ekiplere Çorum Valisi Sn. Nurullah Çakır ödüllerine takdim ederken. Törende Sn. Çakır, rallinin Çorum’un tanıtımı için büyük anlam taşıdığını ifade etti.

Çorum etabı sona erdi. Yarışmacıların bir sonraki durağı Samsun olacak.

 

Samsun’a ilk varan ekip zaferini kutluyor.

Samsun - Amazon Parkında halkın geniş katılımıyla çeşitli etkinlikler düzenlendi.

Tags:

Ralli Günlükleri – Dostluk ve Barış Rallisi Açılış Etkinliği

by Tsh 7. May 2012 13:05

28 Nisan 2012’de Almanya’dan yola çıkan kafile 4 Mayıs 2012’de İstanbul’a ulaştı. Rallinin Türkiye etabına Cuma günü verilen parti ile başlanmış oldu.

Dostluk ve Barış Rallisi, kendi içinde özgür bir ruh barındırıyor. Konuşulan diller, ait olunan milletler, yapılan müzik ve dans için bir sınırlama yok. Her şey dostluk ve barış için.

Yarışmacılar zaten sevimli olan araçlarını daha sempatik göstermek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar.

Almanya’dan gelen yarışmacılar, Almanya’ya Türk göçünün başlamasının 50. senesi nedeniyle getirdikleri malzemelerle bir heykel tasarladılar.

Ralliye katılacak araçlar yaşlarına rağmen şıklıkları ile göz dolduruyorlar.

Destekçisi olduğumuz ralliye aynı zamanda Trafikte Sorumluluk Hareketi aracıyla da katılıyoruz.

Açılış etkinliğinde tüm yarışmacılar Azerice bir türkü söylediler. Ayrıca yarışmacıların enstrümanları Fatih Belediyesi’ne bağışlandı. Günün çok anlamlı iki anına şahitlik edildi.

Ve işte “start” verildi. Rallinin en uzun etabı olan Türkiye ayağı başladı!

Yarışmacılar Avrupa’dan Anadolu’ya trafiğe takılmadan geçmenin yolunu buldular.

 

Tags:

HAYATIMDA YAPTIĞIM EN AHLAKLI İŞ

by Tsh 13. September 2011 05:37

Trafikte Sorumluluk Hareketi kampanya filmlerinin yönetmeni Ezel Akay çok ses getiren ve bundan daha iyisi zor yapılır dedirten "Kaza" filminden sonra, bir o kadar iddialı ve sarsıcı ikinci bir filmle de gündeme damgasını vurmaya hazırlanıyor. Üstelik bu film için Akay, "hayatımda yaptığım en ahlaklı iş" diyor. Yönetmen Ezel Akay'la bu filmi ve misyonunu konuştuk.

Odanın köşesinde yerde bir kadın. Karşısındaki erkek belinden kemerini çıkartıyor, belli ki birazdan dövecek... Bir köy düğünü, keyfini havaya ateş ederek göstermek isteyen birisi silahını doğrultuyor. Oradaki çocuk?.. Futbol maçı, galeyana gelmiş seyirci, çıkan olaylar hep okuduklarımızdan... Ve trafikteki şiddet. Hiçbirimiz gözümüzü kırpmadan seyredemiyoruz bu sahneleri. Son sahnede ise, artık gözümüzü kapamayıp sorumluluk alma zamanımızın geldiğini bildiriyor. İzlediğimiz film, kampanyanın ikinci filmi olan "Göz Yumma". Film çok yakında, internette, sonra da televizyonda yayınlanacak.

Trafikte Sorumluluk Hareketi kampanya çalışmalarına nasıl başladınız? Bu kampanyayı hangi duygu ve düşüncelerle kabul etiniz?

Geçen sene de aynı kampanya için TÜVTURK'le birlikte çalışmıştık. Gerek ticari reklamlarda gerekse kamu yararına yapılan reklamlarda ajans bir iletişim stratejisi kurar ve yönetmenle yapım şirketi, genelde, strateji tamamlandığında devreye girer. Burada da aynen böyle oldu. Kreatif ajans Drive Dentsu zaten bir stratejik çalışma yapıyordu. Trafikte Sorumluluk Hareketi'nin, "Kaza" filmiyle gerçekleşen bir evvelki kampanyasının mesajı, "Siz de yapabilirsiniz, bu işe sahip çıkması gereken sizsiniz"di. Bu film ise aslında "Bu işe nasıl sahip çıkabilirsiniz?"i anlatıyor. Bana "Gözlerinizi kapıyorsunuz olup bitenler karşısında" temalı bir stratejiyle geldiler. Burada Ersel Serdarlı ve ekibinin yarattığı kampanya çok ilham vericiydi. Önemli olan da zaten ilham verici olmasıdır yönetmen için. Getirilen metin ve strateji eğer bir ilham veriyorsa yönetmenin gerçek bir katkısı oluyor, yoksa bazen de film çok teknik bir işlem olarak kalıyor.

Bütün yaptığınız işlere baktığımızda, hepsinin de belirgin bir politik duruşu ve ahlakı içerdiğini görüyoruz. Bu filmde de çok politik bir duruş var.

(Gülerek) Yok canım... o söylediğinize ulaşmak çok zor. Öyle bir dünyada yaşamıyoruz. Birçok reklam ajansında, dünya görüşü çok idealist yerlerden gelen, yüzlerce reklamcı var ve bunların içinde, gerçekten çok iyi insanlar var. "İyi"yi tırnak içinde söylüyorum; iyi kalpli insan olarak. Dünyaya bir şey vermeye arzulu, dünyayı olumlu yönde dönüştürmek için bir fırsat arayan insanlarla dolu reklamcılık sektörü de, diğer birçok sektör gibi. Ama herkes ekmek parası kazanmak için çalışıyor. Ve sonuçta da yaptığımız işin gereklerine göre uzmanlaşıyor ve yaşıyoruz. Ama reklam ajanslarının arada bir denk gelen bir şansı var. Örneğin, bir kamu spotu geldiğinde, ajansta gururlu bir bayram havası eser. Drive Dentsu ekibi "Göz Yumma" konseptini bu ruhla yarattı ve ben de konsept, önüme geldiğinde, bir fırsat yakaladığımızı düşündüm. Bu film, trafikteki şiddet başta olmak üzere gerçekten göz yumduğumuz bir sürü durum için bir uyanış daveti olabilirdi. Filmi daha çarpıcı hale getirmek için bir fikir ortaya attım, kabul ettirmek için de öyle kimseyi zorlamadım. Söylediğimde, herkes hemen, büyük bir sevinçle kabul etti. Bir fikirdi, ortaya attım ve havada kapıldı.

Neydi o fikir?

Madem böyle göz yummayla ilgili bir şey yapıyoruz, o zaman bunun damarına kadar gidelim, dedim. Çünkü aslında o kampanyada söylenen şey şu: "Bu ülkede bir göz yumma, yok sayma geleneği var". O göz yumma geleneği değiştiği takdirde, o zaman her şey, trafik olsun, başka bir şey olsun, toplumsal alandaki bütün arızalar düzeltilebilir. O halde bütün göz yumduklarımızı sıralayalım, seyirci de hatırlasın o göz yummanın nasıl da damarlarımıza sindiğini, en sonunda da bunu trafiğe bağlayalım. Zaten senaryo da öyle yazılmıştı. Hangi alanlarda göz yummayla ilgili kampanyalar yapılıyor diye baktık ve onları vurgulamaya çalıştık. Çünkü elimizde kısacık bir süre var ve reklamlarda gösterdikleriniz, o konuda daha önce yapılanlardan izler taşıdığı zaman daha kolay anlaşılıyor. Sonuçta biz üç tane planla, kadına şiddet, sporda şiddet, diğeri de bireysel silahlanmanın yarattığı şiddete göz yummayı hatırladık ve trafikte göz yummayı bunların arkasına getirecek şekilde planladık. Bazen bir şey geliştirirsiniz ama sunduğunuzda müşterinin aynı noktada olmadığını görürsünüz. Burada aksi oldu, ajanstan müşteriye yani TÜVTURK'e kadar herkes, aynı fikirde olduğunu gösterdi.

Sizce bu kampanya nasıl gelişecek, film toplumdan ne gibi tepkiler alacak?

Aslında bu kampanya tartışılarak üzerinde düşündürtecek bir kampanya, özellikle tartışma yaratmasını arzu ettik. Öte yandan, çok paydaşı olan, çok tarafı olan reklam çalışmalarında reklamı yapan da veren de küçük bir tedirginlikle, acaba ne derler tedirginliğiyle çalışıyor. Biz de oturduk bu işe ne tepkiler gelebilir, o tepkileri okuyalım dedik. Benim iddiam şu: Burada gösterdiğimiz şiddete herkes küçük detaylardan başlayarak itiraz etmeye başlayacak. "Adam kadını dövüyor, göstermeyelim onu"... "Silahlar atılıyor, göstermeyelim seyirci rahatsız olur"... Futbolda şiddeti mi özendiriyorsunuz? İnsanlar hakeme doğru taş toprak atıyorlar, bunu göstermek doğru değil. Onu göstermeyelim, yumuşak geçelim." Hepimiz böyleyiz; benim argümanım, bu işe gelecek tepkilerin, bizim göstergemiz olacağı şeklindeydi. Bu trajedilere göz yummak, görmemek istiyoruz.

Ben görmek istemiyorum, bakmak istemiyorum, üstelik hiç göstermeyelim, kimse görmesin, kimse uyanmasın adeta değil mi?

Evet, bir uyandırma kampanyasında uyanmaya olan şiddetli direnç. Oysa ki, hiç kimse eline kemer almış bir erkeğe özenmez. Hatta bu sahneleri seyrettikten sonra utanır bir daha eline kemer almaya. Veya hakeme iğrenç bir şekilde şunu bunu fırlatanları gördükçe, bir daha kendisi statta hakeme kızdığında kendini frenler. En azından öyle görünmek istemez, o reklama konu olacağım diye çekinir. Aynı şekilde silah atanlar orada yaşanan felaketi gördükleri için ya atacakları varsa atmazlar veya illa atacaklarsa da, tehlikesiz bir yerde atarlar. Trafikte de yolda slalom yapmaya kalkışan herkesi yanındaki uyarır. Bu çalışmanın etkisinin bu olması beklenir, özendirmenin tersine. Biz sinema filmlerinde bir yığın cinayet görüyoruz. Biz bu filmleri seyrettiğimiz için canilerin sayısı artmıyor, canilerin sayısı zaten artıyor, filmler onu hikaye ediyorlar, ibret oluyorlar. Şiddet de böyle, şiddeti davet ediyor olabilirsiniz, özendirebilirsiniz, heyecanlı ve hatta zevkli bir olgu gibi pazarlayabilirsiniz veya gösterirsiniz ve onunla ne kadar derin bir trajedi doğduğunu anlatırsınız. Bu da bambaşka bir şey olur. Bu ülkede tahminimizden, bildiğimizden çok daha fazla tecavüz, dayak, öldürme olayları yaşanılıyor sürekli. Diziler, filmler bunlara sebep olmadı, yalnızca konunun yazılıp çizilmesine, görünür kılınmasına neden oldu. Söyleyin hangisi daha iyi, hiç konuşulmasın, gösterilmesin ama yaşansın mı yoksa gözler önüne serilsin ve gözlerimizi kapamadan dimdik olaylara bakma noktasına gelebilelim mi? Bir ayna, bir tetikleyici unsur haline gelmesi lazım çalışmanın. Ve tabii ki üstünde günlerce konuşulsun, çünkü film aslında bir hiç. Yarattığı hikâyenin tartışılmasıyla bir kamuoyu oluşur. Bazen filmin tümüyle reddedilmesiyle de muazzam bir yeni fikir doğabilir. O zaman film görevini yapmıştır. Kışkırtıcı ve uyandırıcı görevini yapmıştır. Bu anlattıklarım makul geliyorsa insanlara kesinlikle bu alanlarda tartışma çıkacak ve çok iyi bir tartışma olacak bu. Ben "TÜVTURK bunu niye yapmış?"ın ötesine geçileceğini düşünüyorum.

Böylece, film amaçladığı hedef ve mesajdan daha da kapsamlı bir neticeye ulaşmış olacak. Hedefi, trafik şiddetiyle ilgili kişisel bir rahatsızlık yaratmak ve giderek insanların sorumluluk almalarını sağlamakken, bu filmle bütün diğer gözümüzü kapadığımız ancak sorumluluk almamız gereken alanlarla ilgili de irkileceğiz, rahatsızlık duyacağız.

Umuyoruz, evet, tabii ki.

Ne zaman gösterime giriyor bu reklam filmi?

Bu film önce internette yayınlanmaya başlanacak, daha sonra yaz sonu gibi televizyon ve sinemalarda gösterime girecek. Bu genel gösterime girene kadarki süreci de izleyelim istiyorum. Şu anki kurgusuyla genel gösterime girene kadar gelecek eleştiriler sonucu kurguda ne kadar değişikliğe gidileceğini merak ediyorum.

Ben bir kehanette bulundum ve filmin şu noktalarına eleştiri gelecek dedim ve gerçekten de o noktalara eleştiriler gelmeye başladı. Şimdi bu eleştirilerin ne kadar kuvvetli ve sürekli olacağını merak ediyorum. Mesela baştaki kadına şiddet sahnesinde kemere eleştiriler hemen başladı. Bu bizi o sahneyi çıkartmaya kadar götürecek mi? Öyle olursa, bu kadar kuvvetli bir rahatsızlığın nedeni ne olabilir? O sahneyi çıkartırsak, kemerli mi, kemersiz mi daha etkili oluyor veya her iki durumda da etkide ne gibi değişiklikler oluyor. Bir de o kemerin çıkmasını isteyenlerin gerekçeleri ne? Çok önemli bu gerekçeler. Çok haklı da olabilir, bizim işaret ettiğimiz kaçma anlamına da gelebilir, O eleştirinin nasıl ve hangi argümanla yapıldığı çok önemli. Bir hikâye anlatılıyor ve onun hakkında düşünüyoruz. Hiçbir şey yok onun dışında. Bunun bir hikâye olduğu, bir davet olduğu, bizden bir tepki beklediği çok açık. Ben bu eleştirilerin hepsini de tartışmanın bir parçası olarak kabul ediyorum. Biz bir planı değiştirebiliriz. O sahneyi veya bir başkasını atabiliriz ama bunu tartışmadan yapmamalıyız. Bakın biz önce böyle kurguladık sonra şu sahneleri değiştirdik çünkü bize şöyle şöyle eleştiriler geldi, bizde onlara şöyle cevaplar verdik diye o sahnelerin altına yazalım, yine aynı etkiyi yaratmış oluruz. Benim en büyük arzum kampanya tartışmalarının da kampanyanın bir parçası olarak devam etmesi. Biz o tepkiler, tartışmalar üzerine düşünelim hep beraber ve Türkiye'yi daha iyi tanıyalım.

Tags:

Trafikte insan

by Tsh 28. June 2011 06:43

Son dört yıldır bir radyo programı olarak yayınlanan "Traji-Trafikten Beşeri Trafiğe", artık yazıya döküldü. Bu cümleyi yazmaktan gerçekten mutluluk duyuyorum. İnsanın en kutsal hakkı olan "Yaşama Hakkı"nı tehdit eden trafik kazalarının yüzde 95'i yine insanın kendisinden kaynaklanmaktadır. Bu gerçeği merkez olarak aldığımızda, gerek yaya, gerekse sürücü olarak insanın, kendi davranışlarının farkında varması ve risk içeren davranışlarını iyileştirmesi için bilinçlendirilmesi ve eğitilmesi bir zorunluluktur. Bu konuda yazılı ve sözlü basının rolü son derece önemli. İşte buradan hareketle 94.9 frekansından İstanbul ve çevresine bölgesel ve internet üzerinden tüm dünyaya yayın yapan Açık Radyo'da, "insan faktörü"ne ağırlık vererek, haftada bir, yarım saatlik diziler halinde trafik sistemine odaklanılarak, trajik sonuçlar veren kazaların azaltılması ve daha insanî bir trafik ortamının yaratılması için çaba gösterilmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü ve Dünya Bankasının 2004 yılında karayolu trafik kazalarının önlenmesine yönelik hazırladığı rapora göre, dünya genelinde trafik kazalarında ölen kişi sayısı 1.2 milyon olarak tahmin edilmekte, 50 milyon kişinin yaralandığı belirtilmektedir. Erken ölüme neden olan faktörler arasında 1990 yılında dokuzuncu sırada yer alan trafik kazalarının, 2020 yılı itibariyle üçüncü sırada yer alacağı öngörülmektedir. Trafik Mağdurları Avrupa Federasyonu'nun hazırladığı rapora göre ise, Avrupa Birliği bugün, bir yakınını kaybetmiş ya da kazada yaralanmış 200.000 aileye sahiptir. Daha da ötesi, iyileştirici tedbirler alınmaması durumunda, trafik kazalarına bağlı ölümlerin 2000-2020 tarihleri arasında dünya genelinde % 65 artması beklenmekte; bu artışın düşük ve orta gelirli ülkelerde ise, %80 oranında olacağı öngörülmektedir. Türkiye açısından duruma bakıldığında ise, IX. Ulusal Kalkınma Planı'nda sunulan mevcut durum değerlendirme bilgilerine göre, trafik kazalarından kaynaklanan yolcu-km başına düşen ölü sayısı AB ortalamasının üzerindedir. 2004 yılı istatistiklerine göre, ülkemizde 4.428 kişi hayatını kaybetmiş, 136.229 kişi de yaralanmıştır.

Kazaların artışına etki eden önemli faktörlerden birisi elbette ki her gün trafiğe çıkan araç sayısının artıyor olmasıdır. Otomobilleşme oranlarının yükselmesi, özellikle kent sakinlerinin giderek daha fazla otomobile bağımlı hale gelmesine neden olmaktadır. Kent yaşayanlarının en kısa mesafelerde dahi otomobili tercih etmeye başlaması ile, yürüme, bisiklet ve toplu taşıma araçları bir alternatif olarak unutulmaktadır. Bu problemle başa çıkmanın temel yöntemi, konforlu, ucuz, yaygın ve entegre bir toplu taşıma sisteminin yapılandırılması ile bisiklet kullanımı ve yürümenin teşvik edilmesidir. Ancak, toplu taşıma araçları özelinde bakıldığında, sadece yapılandırma yeterli değildir; kullanıcıların tercih ettiği bir sistem olması da sağlanmalıdır. İşte bu noktada , "otomobile bağımlı yaşam biçimi" ile "otomobilden bağımsız yaşam biçimi" sınıflandırması önemli bir açılım sağlamaktadır. İstanbul gibi, metro, tramvay vb. transit ve hızlı ulaşım araçlarının yapılandırılmakta olduğu kentlerde, ekonomik imkanları olan kişiler, biraz da zorunluluklar neticesinde "otomobile bağımlı" yaşamaktadırlar. İşte bu kitlenin, çok iyi yapılandırılmış toplu taşıma hizmetleri sunulması halinde dahi, otomobillerinden vaz geçerek, tercihlerini toplu taşımadan yana kullanmaya başlaması özel olarak üzerine odaklanılması gereken ayrı bir konudur. 

Avrupa Kentsel Şartı'nın "Ulaşım ve Hareketlilik" ile ilgili teması altında şu temel dört prensip üzerinde durulmaktadır: Özel araçlarla seyahat hacmi azaltılmalı; hareketlilik, yaşanabilir bir kent oluşturmaya yönelik bir biçimde düzenlenmeli ve değişik ulaşım türlerine olanak tanımalı; sokaklar sosyal bir mekan olarak düzenlenmeli ve sürekli bir eğitim ve öğretim çabası gösterilmeli. 2010'da "Avrupa Kültür Başkenti" olmaya hazırlanan İstanbul için, toplu taşıma sistemleri ve bu sistemlerin tercih edilme düzeyleri, kent yaşam kültürünün önemli bir göstergesi olarak ele alınmalıdır. Ulaşım sistemleri özelinde kentlilik bilinci, "kamusal alan"ın tariflenmesi ve bu alanın kentte yaşayan tüm insanlar tarafından eşit şartlarda ve etkin şekilde kullanılması "kent kültür"ünün önemli destekleyicileridir. Dolayısıyla, otomobile bağımlı yaşam biçimini devam ettirmek isteyen bireyin, bu kişisel tercihlerini, kamusal alan ve çevreye etkisi açısından gözden geçirebilecek bilinçte olması gerekir.

İşte bu ilk bülten ile başlayarak, hem trafik kazaları ile başa çıkmak hem de oromobillerle istila edilmiş bir şehirde yaşamanın zorlukları ile başa çıkmak için tüm okuyucularımızı "otomobilden bağımsız" bir yaşama, bisiklet kullanmaya ve yürümüye davet ediyoruz. Daha da önemlisi, şehrimizin sokaklarını, otomobillerden "geri istemeye" davet ediyoruz. Her ay bir caddenin kapatılacağı etkinliklere katılımınız ile bu talebimizi daha güçlü bir şekilde duyurma imkanına sahip olacağız.

O halde hep bilikte "Ayda Bir Gün Sokak Bizim" diyelim…

Tags:


Trafikte her an, sorumlu davran!

Etiket Bulutu